
Duadan bıkkınlık göstermeyiniz. Çünkü dua ile beraber olan hiç kimse helak olmamıştır.
DUA Dua iki şekilde tecelli eder: ya bizi korkutan şeyi ortadan kaldırır. Yahut da onu yenmemiz için bize güç ve cesaret verir
SABIR Bedende baş ne ise, imanda da sabır aynıdır. Başssız beden olmayacağı gibi, sabırsız da iman olmaz.
SABIR Her söz için doğruluk, her doğruluk için iş, her iş için de sabır gerekir.
ŞÜKÜR Şükrü eda edilen az bir mal, şükrüne takat getirilmeyen çok maldan daha hayırlıdır.
ŞÜKÜR Şükür; gönlünün, nimeti veren Allah'u Teala'ya tam bağlı olmasıdır.
NEFİS İsyanınız nefsinize, itaatiniz Rabbinize olsun.
NEFİS Nefsine dizgin vur ve bin, aksi halde o sana yüklenir.
ÜMİT Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir.
ÜMİT Akıllı ve uyanık olun; sizi ümitsizliğe götüren hadiseler, saadete de götürebilir.
HAKKI TAVSİYE Başkasına iyiyi, doğruyu söylemek. Allah'ın emir ve yasalarını insanlara tavsiye etmek. Bu, müslümanın önemli bir prensibidir. "Âsr'a yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır" (el-Asr, 103/1-3).
İnsan, kendisini yaratan yüce Allah'ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmakla mükelleftir. Kişi bu emir ve yasaklar karşısında birinci derecede kendi nefsinden sorumludur. Ancak insanın "nemelâzımcılık" ruhuyla ve "bana dokunmayan yılan
bin sene yaşasın" zihniyetiyle bu ilahî emir ve yasakları sadece kendi
nefsinde yaşayıp, diğer insanların bunları uygulayıp uygulamamalarına
seyirci kalması İslâm'a göre câiz değildir. Aksine bu emirlerin, başta aile fertleri olmak üzere diğer insanlar arasında da tatbik edilmesine var gücüyle çalışması ve yasakların işlenmesine engel olması gerekir. Bunu yaptığı takdirde ancak âyet-i kerimede belirtilen hakkı tavsiye görevini yerine getirmiş sayılır.
Bu âyetler dehşetli bir tehdidi ihtiva etmektedir. Zira Cenâb-ı Allah, bütün insanların ziyan ve zararda olduğunu ve bu zarardan kurtulmanın zikredilen dört şeye bağlı olduğunu hükmetmiştir ki bunlardan birisi de başkasına hakkı tavsiye etmektir. Yani insan sadece kendi nefsiyle yetinmemeli, aynı zamanda başkasını dinî vecibeleri yerine getirmeye davet etmeli, ona nasihat etmeli, emr-i bi'lma'ruf nehy-i ani'l-münker görevini yerine getirmeli ve kendi nefsi için sevdiğini başkası için de sevmelidir. Böylece başkasının da Allah'a itaat etmesine vesile olur ki din ehlinin yapması gereken de budur. Bundan dolayı Cenab-ı Allah: "Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlarla taşlardır" (et-Tahrîm, 66/6) buyurulmuştur. Buna göre hakkı tavsiye etmek, dine ait ilim ve ameli tümüyle kapsamaktadır (Fahruddin er-Razî) Mefâtihu'l-gayb, (90-91).
"Hakk"
kelimesi "batıl"ın zıddıdır. Genellikle bu, iki manada kullanılır:
Birincisi, doğruya, adalete uygun ve gerçek sözdür. İster akidevî iman
ile ilgili olsun, ister dünyevî meseleler hakkında olsun aynıdır.
İkincisi, insanın, yerine getirmesi gerekli olan haktır. O, Allah'ın
hakkı, insanların hakkı veya nefsinin hakkı olabilir. Hak kelimeyi
tavsiye etmenin anlamı, mü'minlerden oluşan toplumun, hakka karşı
batılın yayılmasına seyirci kalmayacak kadâr duyarlı olmasıdır. Bu gibi
toplumlarda ne zaman ve nerede batıl baş kaldırsa, hak kelimesini
söyleyenler seslerini yükseltmelidirler. Toplumda her fert sadece
kendisi, hakkı, doğruluğu ve adaleti yerine getirmekle kalmamalı, aynı
zamanda bunu başkalarına da tavsiye etmelidir. Bir toplumu ahlâkî düşüş
ve çöküşten korumak ancak bu şekilde mümkün olur. Eğer toplumda bu ruh
yoksa toplum hüsrandan kurtulamaz. Şahsî olarak hakk üzerinde
bulunanlar, toplumun bozulmasına seyirci kalmaları sonucu kendileri de
hakk üzere kalamazlar, hüsrandan kurtulamazlar. Bu nedenle Maide
sûresinde Hz. Davud ve Hz. İsa diliyle İsrail oğullarına lanet
edilmiştir. Bu lanetin sebebi, o dönemde Yahudi toplumunda yaygın olan
günah işlemek ve zulüm yapmaktan birbirlerini alıkoymamalarıydı.
(El-Mâide, 5/78-79). Ayrıca İsrailoğullarının cumartesi yasağını açıkça
çiğneyerek balık tutmayla başladıkları, bu nedenle de onlara azap
indirildiği, bu azaptan ancak günahı önlemek için çaba sarfedenlerin
kurtulduğu açıklanmıştır (el-A'râf 7/163-166). Aynı husus Enfâl
suresinde de açıklanmıştır. "Azabı, sadece günah işleyenlerle
kalmayacak fitneden sakının"(el-Enfâl, 8/25). Bundan dolayı emr-i bi'l
ma'ruf ve nehy-i ani'l münker İslâm ümmetine farz kılınmıştır (Alu
İmrân 3/104). Bu farizayı yerine getiren ümmete hayırlı ümmet (Alu
İmran 3/110) denilmiştir (Mevdudî, Tefhimu'l-Kur'an (Türkçe tercem'e),
(225).
Peygamber
efendimiz (s.a.s.)'e bir adam gelerek "Ya Rasûlüllah! En faziletli
cihad hangisidir diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.), "zâlim bir
yöneticinin karşısında hakk kelimeyi söylemektir" şeklinde cevap verdi
(Ahmed b. Hanbel, 3j4).
Müslümanların
birbirine hakkı tavsiye etmeleri bir zarurettir. Çünkü hakka sarılmak
zordur. Hakkı engelleyen pek çok husus vardır. Nefsin arzuları,
menfaatlar, toplumun düşünceleri, azgınların zulmü, karanlık düşünceler
ve zâlimlerin adaletsizliği bunlar arasındadır. Hakkı birbirine tavsiye
etmek, birbirine hatırlatıp teşvik etmek, gaye ve hedef birliğini dile
getirip emanet ve mesuliyette ortak olduğunu belirtmektir. Bu gibi
hususlar kişisel gayeleri birleştirerek aynı hedefe yöneltir. Çünkü
birlikte çalışıp güçlenmelerini sağlar, bekleyen herkese kendisinden
başka da onun bekçilerinin bulunduğunu anlatarak onlara tavsiye etmeyi,
onları teşvik etmeyi sağlar. Onlarla birlikte olmak kendisini mahcub
etmez, sevindirir. Hakkın kendisi olan bu din ise, birbirine bağlı,
birbirini destekleyen, birbiriyle yardımlaşan ve birbirlerine
tavsiyelerde bulunan bir topluluğun bekçiliği altında ancak
gerçekleşebilir.Birbirine
nasihat edip hakkı tavsiye etmek, kötülüklerin önlenmesinde son derece
önemli olduğu için Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şerifte üç defa
tekrarlayarak " din nasihattır" (nasihattan ibarettir) demişlerdir
(Müslim, İman, 95).

yARen
|