MutLu OL

Gülümseyebilmek şimdilerde yalancı bir bahar yüzümde…
Önce biraz tebessüm,
ardından parçalı aşklar ve yüzümü yıkayan bir yağmur…

Gitmek ne kadar kolaydı.

Arkana bile bakmadan, el sallamadan
ve bir zamanlar bana ait dediğin tene hiç dokunmadan gitmek…
Vebalı bir aşkın vedaları kaldı şimdi avuçlarımdan.
Düşlerim gülümseyişlerinin tam ortasından kırık
ve boğuluyor yüzme bilmeyen umutlarım gözyaşlarımda.
Kal demedi belki dilim, keşke biraz da yüreğimi dinleseydin…

Bir mutfak masasının tam ortasında
yalnız duran bir çatal kadar anlamsızım şimdi.
Kaldırıp bir çekmeceye atasım geliyor kendimi,
tırnaklarımı kemiren dişlerimden asılasım var…

Mutlu ol…
Gülümse her şeye rağmen nereye gittiysen ve kimdeysen onunla…
Yarın sabah yine gülümseyecek şimdi içi kararmış gecenin inadına.
Ve sesini duymuyorum diye sağır olmayacak hiçbir bestekar.
Biz ayrıldık diye deniz maviye sırt çevirmeyecek.
Yine sarılacaklar birbirlerine huzurun en koyu rengiyle.
Biz hüzünlü bir hikayenin sonunda dökülen iki damla yaş
ve mutlu son yalnızca masallarda var, unutma.
Sen hayata kaldığın yerden yaşamaya,
ben eksildiğim yerden toparlaya devam edeceğim hayatı…

Yalanım yok, en çokta ellerini özledim.
Sigaranı yakarken rüzgara siper ettiğin
o incecik parmaklarının yüzümde gezinmesini…
İşaret parmağına saçlarımın dolanması
ve en soğuk havalarda eldiven yerine
birbirimizin ellerini giymesini özledim ellerimizin.
Ve ben ne kadar isterdim bir bilsen,
Giderken ‘elveda’ demek için bile sallamayan ellerinin
‘gel’ diye sallanmasını…
Bil, sen…

Küfretmeyeceğim artık yaşamadıklarıma
ve iç geçirmeyeceğim içimden gelip geçen hiçbir aşka.
Alışamaz da gidersin diye hiç söylemedim seni çok sevdiğimi,
sevilmediğini sanıp gidileceğini hiç düşünemedim.
Çocukluğumun ayakları kırılsın işte,
koşarken düşmekten dizlerim böyle paramparça.
Yarayı sarmayı hiç öğrenemedim, hep üfledim yalnızca…

Sen hiç bilmedin seni nasıl sevdiğimi,
oysa Allah…
O çok iyi biliyordu, kabul olmayan dualarımdan…

Ezgin Kılıç